Sizi Tanımak İstiyordum


15/9/2009 ·

- Affedersiniz sizi tanımak istemiştim, bu yazıları yazan insanı görmek, tanışmak, konuşmak istemiştim. Sizi çok merak ediyordum.”

- (Allaah Allaaahhh ben neymişim be aabi) Tanışalım, konuşalım, tabiii ama bu merak neden. Farklı değilim hiç kimseden. Bir bencileyin tanrı kuluyum. Bir Canan Veli. Öyle aman aman yazım da çok değil hani. Birkaç yazı işte, kısa öykü, şiir yaşanmışlık yani.

Bir grup vesilesiyle tanıştığımız ve ayaküstü yaptığımız sohbet sırasında bayan bayana bu kısa diyaloğu yaşadık. O grupta da böyle esprili bir dille nacizane bir şeylerim var. Internette geçenlerde yeni birşey öğrendim yazarak rahatlayacakmışsın. Yaz rahatla, yaz ra-hat-la. Way be ne kolay... E yazıyoruz abi. Boru değil ya bu. Mesela deniz kenarında ööööleesinee oturmuş güneş altında malaklar gibi yayılıp güneşlenirken etrafı seyrederken birden farkına varıyorsun. Bana birşeyler oluyor, bir değişim, bir süreç, bir yenilenme ne ola ki bu? Mesela bir bayana bakıyorum ya da bir çocuğa. Onların hal ve hareketlerini kitap cümleleri ile düşünüyorum, yorumluyorum. Allah allaaaah ya benim yazma saatim geldi yazmam gerek ya da okumam ama olmaz ki böyle de yapılmaz ki!. Kıymayım kendime. Acı kendine nar tanesi. Senede 11 ay çalışmışın yorulmuşun ulan lök lök karı bir ay tatile gelmişin bunlar düşünülür mü? Boşaltsana beynini rahatlasana sana ne ondan bundan biz korkmayız candarmadan. Çok kitap okuyosun bu aralar nur tanesi okumaya ara ver ya da yorumla bu neyin nesi kimin fesi. İşim az ya izin dönüşü (!) bu da bende bu konuda yazma isteği uyandırdı ve yazayım dedim hazır elim değmişken, hazır elimde yazı yokken. Kendimi hafif koltuklarım kabarmış hissederken yazayım dedim bakarsın sonra yazamam. İşim çıkar neme lazım, yemek yapmam gerekir, ev temizliği, ütü, çamaşır, bulaşık, çoluk çocuk vs. İşe gitmem gerekir. Kitapsarım sonra hani susarım gibi.. Fırsatım varken kağıda dökeyim. Onun beğendiği yazı yazma tarzım ne imiş bir görelim. Nereden gelir nereye gidermiş bu tarz.? Yazalım bakalım da varsa yeni birşeyler öğrenelim kendimiz hakkında. Kıza da bişeyler aktaralım. Azıcık dünya dertlerinden uzaklaşsın. Sanırım onun bende beğendiği yönüm hafif alaycı neşeli olmam, bunu yazılara da aksettirmem. Yazmak; içinden geldiği gibi sesli konuşmuyorsun da kağıda konuşuyormuşsun gibi hani ya da klavyeye yazdırıyormuşsun gibi. Diyecek ki bu kızda ne dert var ne kasavet hıııı sen öyle san...

Nasıl yazıyorum ben? Öncelikle amatör bir ruhla yazıyorum ve hiçbir zaman kendimi yazar sınıfına sokmamışımdır sokamam abim mümkün değil yazar sınıfına sokmak için kimbilir kaç fırın ekmek yemem gerek. Sadece elim klavye tutuyo... Gözüm klavye görüyo.... Ama değil mi? Di diyin walla darılmam yani. Sınıfsızım ben bu konuda. Bencileyin yazıyorum işte. Öyle oturup yazmak da kolay değil hani. “Yazmaktan kolay ne var? Oturduğun yerden para kazan” diyenlere inat derim ki hadi otur da iki satır birşeyler karalayıver. Bir mektup bile yazamayanlara inat yapıyorum bu işi. Yoksa yapacağımdan değil hani. Biyerlerim acıyoooo otura otura.....

Konu ve tipleme maazallah derya gibi ammavelakin kafada derya gibi. Kafayı deryalamak için de öncelikle pazarlara çıkmak gerek. Tavsiye ederim. Babam öyle diyoooo.... Sağolalım pazarımız çok:

Pazerpa: Pazartesi pazarı
Salpa: Salı pazarı
Çarpa: Çarşamba pazarı
Perpa: Perşembe pazarı
Cumpa: Cuma pazarı
Cumarpa: Cumartesi pazarı
Pazpa: Pazar pazarı

(Bu kısaltmaları yapmamda emeği geçen ve bu fikri bana veren sevgili tombiş Belgini tombul yanaklarından öpüyorum izin verirseniz... Emeği geçti çünküm... Haaaa bu arada geçmiş olsun dileklerimi de iletiyorum. Boyun fıtığından ameliyat oldu da. Eve geldi bu hafta ortası, hastanede kalsa iyileşemeyecek benim espiriklerden ve gülmelerden) Kız Belgin azıcık daha iyileş de grubu toplayıp kaynatalım biraz, stres atalım... )

Tipleri kafaya kaydedicen, kağıda dökerken konsantre olucan, bölünme oluyorsa işte o kötü. Başlıyorum. Bırakıyorum. Geriye dönüşte yeni konu ilaveleri oluyo. Konu içinden konu çıkıyor bazen. O zaman “Save as” yapıp yeni bir başlık atmak gerekiyor. :)) Bölüyorum topluyorum çıkarıyorum, ekliyorum matematik misali.. Yazmam gerek diye düşünüyorum ya da yazmayayım kafamda biriktireyim dönüşte (tatil dönüşü) yazarım. Döndüm ve işte yazıyorum. O da ne unuttum mu yoksa tiplemeleri derken bakıyorum da tek tek dökülüyorlar klavyenin harflerine ve de parmak uçlarıma. Şimdilerde iletişim bir başka şekilde on-line yoldan sağlanırken bilgisayarın biyerlerine tıpkı kamyonlardaki gibi şunları mı yazsak ne?

“Sana bir klavye kadar yakınım” ya da
“parmak uçlarımdasın” ya da
“Bana parmaklarım kadar yakınsın" demek kendinden yapışkanlı not kağıtları üzerindeki güzel şeyler olsa gerek..

Hiçbir zaman bir yazı bitmiş sayılmaz bana göre. Ne zaman ki bir yazıyı yollarsın sevgili Kahve Molası editörüme işte o zaman o yazı bitmiş demektir. Yoksa her yazıya dönüşte eklemeler çıkarmalar değişiklikler yapmak olası. Hani kapıyı kapar çıkarsın da ev işi bitmiş sayılır ya ay-nen öyle. Eeeeeeee kadın olunca bu benzetmeyi yapmak Allahın emri, bana göre cuk oturdu hani. Şimdi şu durumda beni en iyi kadınlar anlamıştır.

Şimdi bunları niye yazdım diyeceksiniz, diyo ya sevgili editörüm yazın yazın diye yazalım da..... neyse ben biraz kalkıp dolaşam biyerlerim ağrıdı. Hem konudan konuya atladım, save as de yapmadım, konudan konu da çıkarmadım sanmayın sakın.. Çıkardım çıkardım walla çıkardım siz görmediniz. Hem ne konular çıkardım. Walla Hacı Amcam’ı yazıcam. Bu Hacı Amca var ya bu Hacı amca, Egedeki sitede benim dairenin karşısındaki apartımanın sahibi, her yaz görüyoruz hani. Arada bir araba boyu yol var uzansam evin demir kapısını tutacam. Almanyada çalışıyo, yazları bir ay geliyo dinleneyim demiyo da 3 katlı evinin orta katında oturup ilk ve son katları pansiyona veriyoooo, alem adam walla. Kendisi olmadığı zamanlar pansiyona vereni de var köftehorun.... Sen giit evi 4 kişiye pansiyona ver. Gelmesinler mi 15 kişi. Neyyymmmiiiiişşşş 4 den gayrısıııııı ....... Başka bir yazıda Devam edecek. :::))))) Kahvelerinizi ateşe sürün geliyorum. Sağlıcakla kalın....

Canan

18 Eylül 2003

Yorum (yok) Yorum yaz!

Defterdeki Telefon No.


15/9/2009 ·

DEFTERDEKİ TELEFON NO.

Öğleden sonra ikindiye doğru telefon çaldığında bir çeşit içgüdüyle onun aradığını düşünerek açtı telefonu. Evdeydi. Niyeti; yağmurlu, kasvetli, hafif soğuk bir Eylül gününde uzanmak, müzik dinlemek, kitap okumak dolayısıyla stres atmaktı. Değildi arayan öteki yarısı değildi..... Kitabın mahmurluğu içinde idi. Bir an kendini toparladı. Arayan başkasıydı. Bir bayan sesiydi..

- Ayşeeen. Ayşen hanımla görüşebilir miyim? dedi muzip bir ses.
- Benim Buyrun.
- Ayşen. Zeynep ben. Şimdi hangi Zeynep bu deme. Yurttan Zeynep.
- Aaaahhh Zeynep merhaba.

Üstelik yılların arkadaşı, yolların arkadaşı, üniversite arkadaşı, başkent arkadaşı, yurt arkadaşı, oda arkadaşı, kader arkadaşı. Yıllar sonra....

- Merhaba hayırsız, vefasız... Telefon defterimi karıştırıyordum numaranı gördüm, bakayım orada mısın? Yaşıyor musun dedim. Telefonun değişmemiş.

(Telefonu değişmişti, ikinci bir telefon numarası da olmuştu Ayşen'in ve uzunca bir süre dahi kullanmıştı ama sonrakini iptal ettiğinden ilk numaraya dönmüştü. Bunu ona söylemedi öyle bilsindi. Zararı var mıydı ki bilmemesinin !!! )

Hayırsız, vefasız... Zeynep'e göre ne söylese yeriydi. Ayşen'e göre her ikisi de değildi ama neden böyle olmuştu, neden bu diyalog yaşanmıştı, hayat telaşesine mi dalmışlardı? Onlara ne olmuştu? Gözden ırak olan gönülden de ırak mı olmuştu? Zor günlerinde birbirlerini destekleyip sonra kolay günler geldiğinde eli, eteği, desteği çekmişler miydi? Kolay günler mi gelmişti ? Kolay günler var mıydı ki gelsindi? Ne yapmışlardı da böyle uzaklaşır olmuşlardı birbirlerinden? Hani o iki elimiz kanda olsa ararız birbirimizi dedikleri günler. Neredeler? Önce mektuplar azalmıştı sonra tebrikler sonra telefonlar... En son haber almayalı neredeyse su içinde temiz bir 8 yıl olmuştu. İhmal miydi yoksa onun sık sık yer değiştirmesi ya da ondan telefon bekleme miydi nedeni bilemiyordu. Bildiği iletişimin ara ara koptuğu idi. Ayşen'in iş ve ev adresi yıllarca aynı kaldığı için Zeynep'ten telefon beklemişti. Yine en son o aramıştı. O zamanlar Kayseri'deydi ve 2 yaşında bir kızı vardı.. Melek Nur. İsmi ile yaşasın. Küçük şey. Kimbilir ne kadar büyümüştür, ne tatlıdır kerata. Annesine mi benzer ya da babaya? Kimbilir? Bunlar 8 yıl önceydi, kızı 10 yaşına gelmişti, bir kızı daha olmuş o da 1.5 yaşında imiş.

- Evet yaşıyorum dedi gülerek... Buradayım. 16 yıldır buradayım.
- Aynı işyerinde misin?
- Evet. Çalıştığım işyeri sadece tek bir yerde. Eşimin işi de ailesi de burada ve buradayız işte başka yere gitmiyoruz. Ben de senin telefonunu alayım. Sen peki sen nerelerdesin?
- Rize'deyim.
- Rize'de misin? Aaaaaa....
- Evet ama kısa bir süre sonra Kars'a gideceğiz. Oradan ben seni ararım.
- Cebini alayım o zaman.
- Ben seni arar cebimi veririm. Şu an kapalı. Değişeceğim zaten. Sen bana cebini ver.
- Peki.

Ona cebini verdi. Haberleşme umuduyla beraber cebini de iletti ona.... Kimbilir daha neler vardı adını koyamadan ilettiği....

- Bu sene İstanbul'a gelme durumu vardı ama olmadı. Eğer olsa idi inannn gelip seni bulacaktım.

Bulurdu bilirdi bulurdu. Yapardı. Kararlı kızdı vesselam. Akrabalarının çekememelerine, ailesinin olanaksız durumuna karşın okumayı sürdürmüştü. Ankara Ün. Fen Fakültesi Biyoloji bölümündendi. Ayşen'in aksine o fen bilimlerini tercih etmişti. Yurtta yeni tanıştığı kızlar Ayşen'i edebiyatta sanırlardı değildi herhalde onların kafalarındaki edebiyat öğretmeni modeline uygundu. İlk sene başka bir üniversitenin yurdunda kaldı başka bir bölümdeki Fadime ile beraber. 2. sınıftan itibaren 3 sene aynı yurtta aynı odada kalmıştı. Gelirken Fadime ile bu yurda geldi ve daha başka tanıdık birçok arkadaş ve tanış yüzle beraber. Ufffff ne odaydı hani. 24 kişilikti oda. Askeri karargahtan bozma gibi bir şey. Askeri hastane de demişlerdi galiba yurt olmadan önce öyleymiş. Yanyana, bir insan geçmelik aralıklarla 6 adet ranza sonra karşısında yine 6 ranza. Etti mi sana 24 yatak. Şans mıydı bu odaya düşmesi ya da şanssızlık. 2 katlı A blok yurdun 2. katında bir 6 kişilik odaya düşmek varken neden bu oda? İyi miydi kötü mü? Burada olmasa idi daha yakından tanıyabilir miydi Psikolog Özeni, Neşeyi; Arap dilci Fadimeyi, Biyoloji Sevgiyi, Latin dilci Laleyi, Ev ekonomici Sevgiyi, Sevimi, Bingülü, Gülşeni, Fatmayı; Coğrafyacı Süreyyayı, Figeni; Ziraatçi Emeli, Nurşeni; Çocuk Gelişimci Zelihayı, Nurteni; Edebiyatçı Nevini, Nesrini, Ayşeyi; Arkeolog Binnuru ve diğerlerini ve odaya gelen onların en yakın arkadaşlarını. Uykusunda ağlayan, uykusunda yürüyen, erken yatmak isteyen, eve gitmek isteyen, ışıktan rahatsız olan, odada çalışmak isteyen, hiç çalışmak istemeyen, odaya çamaşır asmak isteyen, odada radyo teyp dinlemek isteyen, namaz kılmak isteyen, ses istemeyen, anlaşan anlaşamayan 24 genç kız. Üzüntüleri, sınav streslerini, gezileri, tiyatrolara sinemalara gitmeyi ya da gidememeyi, yemek yemeyi, gece yarılarında duble bardak termos çayı içmeyi, oruç tutmayı, sahura kadar çalışıp diğer arkadaşları kaldırmayı, paralılığı, parasızlığı, akşam yemeğini arada sırada kahvaltı ile geçiştirmeyi yaşayan 24 adet pırıl pırıl genç kız. Birbirinin inançlarına ve isteklerine olabildiğince anlayışlı davranmaya çalışırlardı. Kışın devlet tiyatrolarına giderlerdi odadan bir grup genç kız. Pazartesi günü öğle üzeri dersten çıkınca Kızılay'daki Küçük Tiyatro'da sıraya girer bir sonraki Pazar gününe tiyatro biletlerini alırdı. Güzel günlerdi onlar. Bilet sırasındaki o muntazam diziliş ve bekleme ne kadar ilginç ve kaliteli gelirdi ona. İsim ve yer hatırlayamadığı birçok enfes resim sergisi, kitap fuarları, açılış, konferans, toplantı, üniversite etkinlikleri olmuştu. Hatırlayamaması belki de 21 yılın çokluğundan değil de etkinliğin çokluğundan. Hadi itiraf et yaşlılıktan. Ankara çok değişmiş. 17 yıldır Ankara'yı günübirlik gitmeler dışında adam gibi gezememişti. Bıraktığında kalorifer bacalı, metrosuz bir Ankara vardı. Kaldığı yurdun önünde gazete büfesi vardı yine bu grubun kızları aylık para toplanır birleşir gazete alır ve onu sırayla okurdu. Elebaşı oydu her zamanki gibi. Her ilginç fikirde olduğu gibi. Gazeteyi alma işi onundu. En çok da kitap eklerini okurdu. Ekleri arayan direkt ona gelirdi. Sadece onların odasıydı orası. Kalabalık ama deli dolu. Giyim dolapları da vardı odada. Hani abartısız bir yüksek adam boyu, gıcırdayan, gri metal. Hani o devlet dairelerinde olan cinsten. Bir curcuna bir sohbet bazen de bir sessizlik. Susunnn Sevgi ile Sevim uyuyorlar sabaha kadar ders çalıştılar. Vay anam sanki o uyudu, Ayşe de çalışmadı keyfinden elişi mi yaptı sabaha kadar. Hepsi uykuya hasret. Günahı ne erken kalktıysa? Keyfinden mi ses yapıyor? Metal dolabın kapağı gıcırdıyor işte... Yurt burası anacım birazdan yurt dışına çıkacak acele etmesi lazım birazdan Türkiş Blokları (!) yazılı belediye otobüsü gelecek anacımmmm...

Okuldan atılma olayını yaşamıştı Zeynep. Senenin sonunda bir dersi verememişti sonraki sene de veremezse öğrencilerin has tabiriyle okuldan atılacaktı ve veremedi atıldı. Beraber yaşamıştı onun acısını, kaç kez dinlemiş kimbilir kaç kez destek olmuş, moral vermişti. "Bitireceksin bu okulu göreceksin bitireceksin ve yıllar sonra buruk bir anı olarak kalacak bize" derdi. Olumsuzluğa düştüğü tek durumdu. Kafasını iki yana olumsuzca sallar anne ve babasına ne diyeceğini düşünürdü. Gerçeği derdi sadece gerçeği ve göreceksin sonra ailenle birlikte okulu bitirme sevincini de paylaşacaksınız. Öyle de oldu. Afla geri döndü. Ayrıldıklarında okulu 1 sene daha uzamıştı ama sonra bitirdiğini ve öğretmenliği seçtiğini öğrendi. Ondan 4 yıl sonra başlamıştı çalışma hayatına... Sonra evlilik eşinin işi nedeniyle tayinler...

- Ne zaman gelirsen gel beklerim. Bulalım birbirimizi görüşelim. Tebdil-i mekanda ferahlık varmış, artık ben seni takip edemiyorum, Adana Yüreğir, Burdur, Kayseri, Sivas, Rize şimdi de Kars, sen bul beni olur mu? Nasıl olsa adresim aynı. Sokağım aynı. Yüreğim aynııııı :))
- Tamam. Ben seni ararım. Hiç değişmemişsin. Aynı neşeli, deli dolu çılgın kızsın. Mutlu musun?
- Evet. Çookkk. Peki ya sen?
- İyiyim ne olsun? Çocuklar ne kadar oldular? Büyümüşlerdir...
- 13 ve 8 yaşındalar. Orta iki ve ilkokul ikiye gidecekler.
- Ooooo sen büyütmüşsün bir zahmetleri kalmamış.
- Seninkiler de büyür. Bak Meleknur kocaman olmuş.

O arada arka fonda çocuk sesleri vardı. Zeynebin çocukları....

- Annenler babanlar nasıllar? Kardeşlerin okulları bitti mi? evlendiler mi?
- Annemi kaybedeli 7 yıl oldu. Giderken benim de yarı parçamı götürdü. (Neden 7 demişti ki 8 yıl olmuştu. Küçük kızı 20 günlükken haberi gelmişti. Beyin ölümünü bilirdi de yakınında yaşayınca daha bir bilir olmuştu) Kardeşlerin okulları bitti. Biri Urfada öğretmen diğer ikisi memlekette öğretmen, evliler. Küçük kardeş babamla beraber ...
- Baban evlenmedi mi?
- Evlenmedi.
- Ben de 2 sene önce babamı kaybettim. Küçük kardeşim annemle beraber kalıyor. İyiler.
- Şerefli Koçhisar dı değil mi? (Şebinkarahisar diyesi geldi, Koç kelimesinden kurtardı. Ah Ayşen ah kafan nerelerde?)
- Evet. Emekliliğine ne kadar kaldı? Orada mı kalacaksın memlekete mi döneceksin?
- 3 yıl kaldı ama bakalım çalışırım belki. Memlekete dönmeyi düşünmüyorum. Acına ne kadar yaklaşırsan o kadar oyuyor yüreğini. Çevreliyor seni. Buralarda da kalmayacağım bakalım zaman ne gösterecek? Çocuklara bağlı.

Memleket? Memleket ne idi ki? Doğduğun yer mi doyduğun yer mi? En son okuduğu kitaptaki çevirisiyle (Maeve Binchy - Geri Döneceksin) memleket; bir yer kasaba şehir değildir senin insanlarının olduğu, bulunduğu yerdir diyordu. O bunu şöyle yorumlamak istedi. Memleket senin bütün benliğinle ait olduğuna inandığın, ruhunda hissettiğin yer. O halde o nereliydi? şu anda bulunduğu yerli değildi, oralı olmak istemiyordu, ruhu düşünceleri denizler üzerineydi, yersiz yurtsuz masmavi deniz kıyısında bir küçücük sahil kasabalıydı, orası her neresi ise. Ege bölgesi olma ihtimaline daha sıcak bakıyordu.

Nasıl da yazıyordu bunları? İnsanların şu zamanda birbirine içini dökmekten korktuğu, anlaşılmamak için gözgöze gelmekten çekindiği, anlatmak için eski ya da yeni kelimelerin yetersiz kaldığı, nacizane düşündüğünde chat kelimelerine, deyimlerine, diline başvurduğu, arada sırada chat ile dalga geçtiği, yorumlara ayan beyan açık bir yazıyla nasıl da canlandırıyordu bunları. Nasıl da duygularına can veriyordu. Kelimelere ruh katıyordu. Böyleydi işte o böyleydi. Bir alemdi o. Şeffaf, anlaşılmamış hiçbir duygunun kalmayacağı bir anlatım isterdi.. Yapardı o, o yapardı çünkü o deli doluydu. İyi mi yapıyordu? Yaptığı doğru muydu????

- Ben emekliliğin ee- sini bile düşünemiyorum.
- Eee normal benden sonra başladın hem daha düşünme bakalım çocuklar büyüsün. Ondan sonra onların öğretmeni olursun.
- Haklısın Ayşen. Ayşen seni çok merak ediyorum. Aynı mısın? Kilo aldın mı?
- Hı hı aldım 15 kilo fazlayım o gördüğün çıtır kızdan.
- Ay o ne ki ben 80 kiloya yaklaştım kızlar sayesinde. 60 kilo ne ki?
- İlahi. Oldu Zeynep. Neyse Zeynep bizim muhabbet bitmeyecek.
- Tamam Ayşen. Bunu biraraya geldiğimiz güne erteleyelim. Yoksa şimdi çocuklar isyan edecekler. (Tatlı tatlı gülüştüler.)
- Doğru haklısın. Ara beni.
- Ararım. Hoşçakal.
- Hoşçakallll...

Kapandı telefon. Kapanma sesi ile gerçek dünyaları açılır gibi geldi Ayşen'e. Arardı bilirdi arardı. Çat kapı gelirdi. Neden gelemedi peki şimdiye kadar. Fırsatı olmamıştır. Abesle iştigal ediyor değildi ya bunca sene. Aynen senelerdir onun Ankara'ya gidememesi gibi o da İstanbul'a gelememişti.. Biliyordu telefonu o kapatmalıydı ama her ikisi de bir türlü telefon kapamadan önceki o sözcükleri bulup söyleyemiyordu. Konuşacak o kadar çok şeyleri vardı ki aslında. Konuşmak istiyorlardı... Zoraki kapadılar...

Bir defterin bir köşesinde not edilmiş telefon numarası yıllar sonra görüldüğünde yürekte birtakım kıpırtılar uyandırmış ve Zeynep'in eli telefona uzanmıştı. Her iki taraf da yıllar öncesine dönmenin yüzlerde memnun mesut hoş bir gülümsemesiyle Ayşen kitabına, Zeynep çocuklarına geri dönmüşlerdi.

Bir gün belki yakın belki bir sekiz yıl ya da sekiz ay sonra veya sıcacık bir yaz tatili gününde görüşeceklerini umarak... Kim bilebilir.....

Canan
30 Eylül 2003

Yorum (yok) Yorum yaz!

Sade Yaşam I.


15/9/2009 ·


Sade Yaşam hakkında yazmayı düşünüyordum nicedir. Aslında ne kadar çok yazsam o oranda tanımlayamadığım, örnekleyemediğim de aklıma gelmiyor değil hani.. Sadeyaşam, göreceli bir kavram, tanımı adı üzerinde fakat kişiler tarafından farklı açıklanabiliyor. Yaşamda sadelik, arkadaşlıklarda sadelik, eşyada sadelik, giyimde sadelik, düşüncelerde sadelik bu örnekleri artırmak mümkün. Çevremdeki arkadaşlarıma "sadeyaşam nedir?" dedim, olumlu olumsuz ifadeler aldım ve virgülüne dokunmadan olduğu gibi yazdım. Olumsuz ifadeleri de koydum:

- "Suni sorumluluklar ve olduğunu savunduğumuz gereklilikleri geride bırakıp olanlarla mutlu olmak ve yaşamımızda fazlalık varsa bu fazlalığı abartmadan ve gerekli yaşamayı bir kenara bırakmadan geçen eski ve şirin yoldur sade yaşam. Otobana girmene gerek yoktur. Çünkü hızlı yaşamazsın. Çok şeride ihtiyacın yoktur. Çünkü şeridinin amacını bilirsin. Yoluna çıkan araçları kornanla rahatsız etmeden geçersin. Kimseye de bir borcun olmaz. Sade yaşamayı herkes başaramaz. İnsanın içinden gelmelidir. Gelmezse o zaman mutlu olamaz. Tutumlu olmakla da alakası yoktur. Bence kişi gerekenle idare etmelidir. Fazlası varsa bunu ihtiyacı olana / olanlara vermelidir. 3 kuruşluk dünyada 5 kuruşluk yaşaman neyi değiştirecek ki?...." (Sevgili arkadaşım bu yalnızca o kişinin egosunu tatmin etmesine yarayacak, haklısın.)

- "Sade Yasamak verimliliktir aynı zamanda çünkü aşırı tüketim, israf, gösteriş gibi unsurlardan arındırılmış ve dolu dolu yaşanmış bir yaşam aynı zamanda Verimli olarak geçirilmiş bir hayattır ama boş geçen anlamsız, karışık, sadece görsünler, desinler diye yaşandığı zaman yaşayan için VERiMSiZ bir hayat demektir."

- "Evinde, işinde, giyiminde, hareketlerinde, ruhunun yansımasında sadelik. Şatafat yok, aşırılık yok."

- "Sade yaşam; bu deyim ya da tamlama her ne ise ilk kez duyuyorum. Sade vatandaş kavramı vardı bir zamanlar; bu da yeni versiyonu herhalde! Sadelikten anladığım; doğallık olmuştur her zaman! Bu şekilde düşündüğüm de de; sade yaşamın içinde hertürlü doğallığı barındıran bir yaşam olduğunu düşünüyorum. Yaşamın içindeki herşeyin sade olması gerekiyor, salt sizin sadelikten yana olmanız yaşamı sade kılmıyor! Beyninizden başlayarak sırasıyla, yaşam biçiminizin, oluşturduğunuz ailenin, ailenin diğer bireylerinin, eğlence - giyim - beslenme tarzınızın, arkadaşlarınızın, ideallerinizin, zevklerinizin vs. aklınıza ne gelirse tamamiyle naturel olması gerek! Tabii ki doğallığıyla yaşanan bir tarzda verimlilikten bahsetmek fazlasiyle mümkündür!"

- "Sadeyaşam, insanın doğal davranarak yaşayabilmesidir. Her türlü süs, gösteriş, rolden uzakta üreterek, israf etmeden ve yardımlaşarak yaşayabilmesidir. Bazıları için uygulaması zor olabilir bazıları ise uygulamak istemeyebilir şatafatlı yaşamı özleyip yaşamak isteyenler çıkabilir fakat insanın dilediği gibi yaşayabilmesi en güzelidir keşke herkes sade fakat mutlu yaşayabilse ve bunu öğrenebilse..."

- "Sağlıklı ve huzurlu bir yaşam sade yaşamdır. Stressiz ve anlamsız koşuşturmaların olmadığı yaşamdır. para önemli mi? Belki ama nereye kadar ve niçin.. Sade yaşam kendi tarzını yaratmaktır.. Mutluluğu yakalayabilmektir. Kendinle barışık olmak demektir bence :)"

- "Bence sade yaşam tek başına ne ifade eder ki. Hiçbir şey. Her şey ölçülü olduğu zaman iyi olur. İnsan hayatı arada bir renklenmeli ki yaşamaktan zevk alsın. Her gün makarna yenir mi? Heyecan ve değişiklik insanı her zaman yaşama bağlar."

- "Sıradan şeyler içinde kalmış insanlarız bence! En uçlarda yaşayanımız bile her gece ya da günün bir saatinde diğer insanlarla aynı şeyi yapıyor! uyuyor ya da yemek yiyor! İstemesek de bir ucundan tutuyoruz sıradanlığın ama kimse kabul etmiyor içinde bulunduğu durumu:( son bir haftamı gözden geçirdim bu soruyla karşılaştıktan sonra çok sıradan ve birbirinin aynı şeyler yapmışım. Sıkılmadım mı evet ben çok sıkıldım bu durumdan! ama elimden gelenin en iyisini yapmaya ve mutlu olmaya çalışıyorum! her yerde var bir sıradanlık!"

- "Sade yasam bence toplumla birlikte hareket etmektir. Sıra dışı olmamak. Her insan sade yaşamalı. Çünkü insan bulunduğu toplumla yaşar. insan yaşamını kendine yettiği kadar yaşadığı sürece sade bir yaşam yaşıyor demektir. sadelikden kastın ne bilmiyorum ama bence sadelik yapmacıklıktan, gösterişten ve sana ters gelen herşeyden uzak olmak ve kendin olmak demektir. İnsan kendi olduğu sürece ve istediği gibi yaşayabildiği sürece sadedir. yemek, içmek, gezmek ama lükse kaçmadan, mantık çerçevesinde.

- "Herşeyden uzak yaşamak olduğunu düşünüyorum. monoton bi hayat işte.... oldukca sıkıcı hiç bana göre değil."

- "Rezil yaşam; Masum İnsanların çıkar için öldürüldüğü bir dünyada yaşamak. Demokrasi olduğu söylenen bir ülkede Amerika sömürgesi altında yaşamak. Filistinde gencecik bir insanın buldozerle paramparça edilmesine, gencecik bedenlere kurşun girmesine kaza demek ama amerikaya karşı herhangi bir saldırıya katliam demek... Gerçekleri görüp de uyanamamak, uyanıp da birşey yapamamak..."

- "Sadelik? Kendime göre dışarıdan bakıldığı zaman, diğer bireylerin gözüne batmayacak bir görünüşten, bir yaşam tarzından bahsettim. Şöyle ki; İnsanları maddi yönden incelersek, zengin ve yoksul ya da alt, orta ve üst tabaka dediğimiz bazı maddi sınıfların varlığını görürüz. Her tabakanın içinde bulunduğu sınıf itibarı ile belirgin bir yaşam standardı vardır. Mesela; Alt tabaka dediğimiz sınıfta yer alan bir insanın kendi imkanları çerçevesinde yaşarken, gerçekte olduğundan farklı görünmeye çalışması, kendi karakterini bazı ortamlarda farklı göstermeye çalışması sade yaşam tarzına tamamen aykırı bir durum olur. Buradan örnekle diyebiliriz ki GÖRÜNÜM ve KARAKTER, sade yaşam konusunun etken maddesidir. Amaaaaa, Diyelim ki, birey üst tabaka sınıfında yer alan birisi ve bu birey, konumu itibarı ile sahibi olduğu işyerleri vasıtası ile, birtakım hayat standardına sahip olabilir. Bu bireyin zaman zaman yapacağı çeşitli etkinlikleri israf olarak değerlendirmek veya görgü kurallarına göre gösteriş yapıyor olarak yorumlamak da doğru olmaz. Yani buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, İSRAF ve GÖSTERİŞ sade yaşam konusunun etken maddesidir. Sade yaşamak demek çevremizdeki insanların yaşayış ve davranışlarına aldırış etmeden kendi düşlediğimiz gibi hareket etmektir. Nasıl mutlu olduğumuzu hissediyor isek o şekilde yaşarsak hayatın anlamı artar. Sanırım sade yaşayabilmek için kişiliğin de önemi var."

- "Bir çiftçi düşünün, adı Ahmet olsun. Hasat zamanı tarlasında geziyor. Başaklar boyunca uzanmış, tarlası 1'e 50 vermiş bu yıl. Bütün yaz çalışmış tarlasını sürmüş, tohumu atmış, sulamış, ilaçlamış eşi, yüzü güneş yanığı. Ahmet ağaya göre Allah yüzüne bakmış, ödüllendirmiştir onu. Allahı var çalışmıştır Ahmet Ağa. Ama düşünmez çalıştığını. Öyle ya ne kadar çalışsa da toprak gülmese yüzüne ne faydası var. Çalışmaktan elleri nasır tutmuş, çatlamış. Hayalleri de küçüktür Ahmet Ağa'nın. Ne son model bir araba hayali vardır, ne de güzel bir ev. Yıkık dökük fakirhanesi yeter de artar Ahmet Ağa'ya. Küçücük köyde ne yapacak ki arabayı hem de lüksünü. Eh Ahmet ağa da insandır, kendine göre hayalleri de yok değil tabi. Massey Ferguson'u yorulmuştur çalışmaktan, değiştirse yenisini alsa kötü de olmaz. Sonra su motoru da küçüktür koca tarlaya. Son yıllarda yaşlı Ahmet Ağa'yı yağmurlama değiştirmek de yorar olmuştur. Büyük bir motor alsa daha iyi olur. Yok yok onlarla idare ediyor nasılsa, hem ne olur ki biraz çalışsa. Küçücük köyde ne yapacak ki. Tarlasında çabalar durur. Köy kahvesinde okey oynamaktansa çalışmak daha iyidir diye düşünür vazgeçer Ahmet Ağa. Aslında şu satılık olan tarla var ya Kuyu başındaki Mehmet'in tarlası. Orayı alsa daha iyidir. Gelecek sene burayı nadasa bıraksa, orayı ekse güzel olur aslında. Hele bi Mehmet'le konuşsun bakalım, düşünür daha hasada var nasılsa. Oğlunun yaşı da gelmiştir, okumuş devlette memur olarak çalışır. Ama garip kendini zor geçindirir. Onu evlendirmek en hayırlısı. Ne yapacak, traktörü, su motorunu, tarlayı. Oğlu var onu everse dünya gözü ile sonrası boş, olsa da olur olmasa da olur. Hele şu ekini bir kaldırsın, satsın da sonrasını düşünür. Elinden alan yok nasılsa. Ahmet ağa mutludur her daim, mutlu olacak hayalleri vardır her zaman. Başkalarına göre küçük, kendine göre yeterince büyük. Hepimizden zengin, hepimizden verimli, hepimizden tutumlu."

Canan'ın notu: Bana göre sadelik; bilinçli ve verimli olmak koşuluyla, sadece kendi istediğin çerçevede kimseye zarar vermeden sadeliği yüreğinde hissederek yaşamak. Bunu ne kadar başarıyoruz? Kimileri sadeliği tasvip ediyor kimileri etmiyor. Herkesin doğrusu kendine, herkesin ısısı kendine. Öncelikle aileden başlayarak bu bilinçle hareket etmek ve bunu bir çığ gibi büyüterek etrafımıza aşılamak uygulamak. Sade yaşamanın zararı olacağını düşünmüyorum ama faydası olacağına muhakkak gözüyle bakıyorum. Sade yaşam hakkında yazılan her cümlenin açıklanmaya değer olduğunu ve yazılan her cümlenin peşinden yeni yeni cümleler, ifadeler, anlatımlar, paylaşımlar getireceğine inanıyorum. Bir diğer inancım da sade yaşamın mutluluk, iç huzuru, dinginlik, verimlilik getireceğinden yana....

Bu arada önceleri bir iletide yer alan "SAHİP OLDUKLARINIZDAN VAZGEÇEBİLDİĞİNİZ ÖLÇÜDE ÖZGÜRSÜNÜZ!" ifadesi üzerine de yazmak istiyorum. Evet ben de bunu epeydir düşünüyor ve uygulamaya çalışıyorum. Bir eviniz var ya da arabanız ya da az biraz paranız ya da en basit anlatımıyla fazladan eşyanız. Hepsi sizden birşeyler istiyor. O birşeyleri verirken de kendinize ayırmanız gereken zamanınızdan, düşüncenizden, gücünüzden vs. ödün veriyorsunuz. Bir tür maddi manevi kölelik. Ev tadilat istiyor, araba bakım istiyor, para günümüz koşullarına yenilmeden değerlendirilmek istiyor, eşyanız temizlik istiyor, yer istiyor.. Bunları azaltarak sadeliğe gitmek mümkün. Ev ya da araba ya da parada kolay kolay sadeliğe gidilemese de (bunlara sahip olmayı kim istemez:)) ) eşyada sadelik mümkün. Alışverişte sadelik mümkün, yaşam tarzı ya da kredi kartı kullanmada sadelik mümkün. Sağlıkta bile (fazla ve katı yağlı yememek) sadelik mümkün. Dönüp dolaşıp sizlerle hemfikir olduğumuz konular üzerinde yazdığımı farkediyorum bu nedenle bu konudaki paylaşımıma nokta koyuyor başka paylaşımlarda buluşmak üzere sade kalın, huzurlu kalın diyorum.

Canan
26 Aralık 2003

Yorum (yok) Yorum yaz!

Çoook Çabuk Tüketiyoruz Çoook


15/9/2009 ·

Çoookkk çabuk tüketiyoruz sevgileri. Hiçbirimiz ayrılmak düşüncesiyle, temennisiyle evlenmiyoruz. Deliler gibi aşık olduğumuzu, sevdiğimizi sanıp başlıyoruz ilişkilere. Kavuşulan sevgilinin değeri kalmıyor gibi sanki. Peki sonra ne oluyor, neden oluyor, niçin oluyor da bu durumlara geliyoruz. Bence sevgileri çok çabuk tüketiyoruz, çok çabuk bitiriyoruz. Tahammül sınırımız sıfır. Çok sabırsızız. En ufak bir olayda gösterdiğimiz sabrı burada gösteremiyoruz. Çevreme bakınca anlamamak mümkün değil, ev eşyasından önce eskiyor, tüketiliyor evlilikler. Ayrı çiftler, iki arada kalan çocuklar, bozulan psikolojiler.... Bunun bir örneğini daha yeni yaşadım. Çalıştığım işyerinde benim tanımlamamla "Eski yılı uğurlama, yeni yıla merhaba deme" toplantısında onu da aramıza alıp iki kız arkadaş fotoğraf çektirmiştik. Tesadüf bu ya o anda o fotoğraf karesine üçümüz sığıvermiştik. Yanımdaki bayan arkadaş olaya gereksiz yere esprili bir dille bakmıştı:

- Bunu senin hanıma yollamak lazım. Acaip kıskanır ammaaaa...

Klasik bir espri idi ama olsundu o zaten hep böyle espiler yapardı!!! Erkek arkadaşımız fısıltı halinde cevap verdi:

- Yollasanız ne olacak ki. Kıskanmak mı ? O da ne ki? Aramız epeydir iyi değil zaten. Bir faydası olur mu ki? Ne yapacağımı bilemiyorum.

O'ndan böyle cevap, böyle konuşma duymak mümkün değildi. Doğru dürüst konuşmazdı ki zaten. Sessiz sakin kendi halinde bir iş arkadaşı. İşin bir diğer üzücü yanı, eşi ile de ayrıca görüşüyor olmam. Aynı kurumun farklı enstitülerindeyiz, serviste ya da çarşıda, pazarda, ortak arkadaşlarda da görüşmemiz olası. Olmazsa olmaz gibi bir şey sanki.

- "Sen böyle şeyler söylemezdin. Hayırdır"

dedim dinlemekle dinlememek arası. Şaşırmıştım. Toplantı dağılmaya başlamış üçümüz kalmıştık. Ayak üzeri laflamaktı en doğrusu. Karı koca arasına girmemek lazım neme lazım.

- Artık anlatmak ihtiyacı duyuyorum burama kadar geldi. O anlatıp rahatlıyor. Hiç susmuyor ki zaten.... Benim de deşarj olmaya ihtiyacım var. İnsaf yani. Bakın bugün yılbaşı ama hanım sabahtan çantasını hazırlamış İstanbul'a ablasına gidecekmiş. Bana da söylemiyor. Çocuklara söylerken duyuyorum.

- Aaaaa olmaz ki böyle bir günde çoluk çocuk, hanım, arkadaşlar hep beraber toplanıp yeni yılı karşılayamadıktan eğlenemedikten sonra ne anlamı kalır ki?

- Ona söyle sen bunu kafasını dinleyecekmiş. Dinlesin bakalım ben de çocukları alır kardeşime giderim. Napayım.

"Tamam" dedik bir ağızdan. "Yapmayın çoluk çocuk var. Karı koca arasında olur böyle şeyler. Uzatmayın en çok çocuklar etkileniyor onları üzmeyin."

Veeee işimizin başına döndük. O gün yılbaşı gecesi yeni yıl dileklerime onların yeniden eski mutlu güzel günlerine dönmeleri dileklerimi de ilave ettim.

Yeni yılın ilk günlerinde bir akşam üzeri iş çıkışı onu pasajda gördüm. Karşılaştık, bir "iyi akşamlar" dileyip gitmekti niyetim çünkü markete gitmem, yiyecek birşeyler almam ve eve dönüp yemek hazırlamam gerekiyordu. Daha bir çökmüştü sanki mavi gözleri daha bir hüzünlü bakıyordu. Gitme kal der gibiydi:

- Tanıdığın bir psikolog var mı? dedi sesi titreyerek.
- "Hayır" dedim. Vardır ama tanıdığım tavsiye edeceğim biri yok.
-
Doğrudur başına gelmeyen bilmez. Bana bir psikoloğa gitmemi söyledi. Gerçi ihtiyacım yok ama gideceğim valla inadına gideceğim ve gözüne sokacağım alacağım raporu.
- Ya yapmayın bunca yıldan sonra. Siz artık işi ağız dalaşına çevirmişiniz. Artık ne söyleseniz batar birbirinize. İkiniz birlikte bir Aile psikoloğuna gidin. Konuşun güzel güzel anlaşın.
-
Anlaşacak birşey kalmadı. Bir delilik yapmasından korkuyorum. Daha önceden bir kez benden habersiz beni mahkemeye vermişti. Elime boşanma ilamı geçince şok geçirdim. Neyse araya arkadaşlar, aile büyükleri girdi de ben de biraz alttan aldım da anlaştık. Şimdi yine aynı şeyi yapar diye korkuyorum. Buluttan nem kapıyor. Her hareketim hatta bırak konuşmayı konuşmamam bile batıyor ona. Napayım bana bir akıl ver.
- Vallahi bu durumlarda ne denir bilmem ki? Benim ne kadar faydam olur? Derim ki siz kendi aranızda oturup konuşun anlaşın. Psikolojik destek alın. Ben ne desem boş.

Anlattı anlattı. Ayak üzeri her iki kapısında soğuk rüzgarın kol gezdiği o pasajda ayak üzeri yarım saat konuştuk. Ben ayrılmak istiyor ayrılamıyorum, o anlatmak istiyor konudan konuya atlıyor, bitiremiyordu. Maaşını kendine harcadığını, ortak birikimi kendi adına bankaya yatırdığını, bağımsız olmayı istediğini vs.... anlattı. Eşinden duymadığım şeyleri anlatırken hiç eşine kızmak gelmedi içimden. Bir de karşı tarafı dinlemek lazım diye düşündüm.

Geçenlerde serviste yanıma oturdu. Raporu almıştı, doktorun kendisine söylediği sözleri en az iki kere tekrarladı. "Seni doktora yollayan insanı getir bana, ben onu muayene edeyim önce" diyordu. Tebessüm ettim daldım gittim o anlatıyor ama ben sadece tebessüm ediyordum. "Son söylediğim kelime ne?" dese bilemeyecek kadar ilgisiz kaldım. Evlilikleri, sevgileri, aşkları ne kadar hor, hunharca, sabırsızca katlettiğimizi düşündüm. Şu günlerde arada çocukların olması nedeniyle bu evlilik yürüyor. Diğer yürüyen binlerce evlilik gibi ama doğru mu yanlış mı ayrılmalılar mı bu göreceli bir kavram. Keşke evlilikler bu noktaya hiç gelmese. Kapalı kapılar ardında kimbilir neler oluyor.

Gönlüm; çocukların mutlu yuvalarda, huzurlu, sağlıklı, kendine güven duyguları gelişmiş bir şekilde büyümelerinden yana. Eşlerin de aşk, sevgi dolu bir ortamda hayatı beraberce yaşamalarından yana. Hepimiz eminim bunu istiyoruz. Böyle olmasını diliyoruz. Bildiğim bir tek şey daha var: Evlilik zor zanaat zooorrrr ...

Canan

12 Şubat 2004

Yorum (yok) Yorum yaz!

Altınoluk'ta Olmak Var Ya!


15/9/2009 ·


İlkbaharda Altınoluk'ta olmak istiyordu. Evini çevreleyen minicik bahçede toprağa basmak istiyordu ayaklarını uzuuunnn uzunn. Stresini bedavadan satmak toprağa, karşılığında bir tatlı huzur almak Kazdağları'ndan, dağlardan gelen tatlı esintiden üşümeden yüzünü rüzgara dönmekti niyeti. Ilık bir bahar havası sararken vücudunu ürpermemekti. Toğrağı temizlemekti geçen kışın artıklarından, çürümüş bitkilerden, çiçeklerden. Ayrıca şişeden, çamaşır mandalından, incik boncuktan, janjanlı kağıttan. Sonra o minicik ama o miniminnacık bahçeyi, herbir katı ayrı kişiye ait üç katlı evin etrafını saran üç taraf yeşilliği bellemek, toprağı havalandırmak, kabartmak. Sade ve sadece istediği soğan sarımsak ve maydanozu ekmek orta kat komşunun çiçeklerine inat... Bir köşede de az biraz kereviz kökü bırakmak. Bir yerlerden fışkıran ısırgan, nane, reyhan kümesini görünce bir aaaa!!! çekmek ve gübrelenen topraktan hayata inat canlanma kokusu geldiğinde kendindeki canlanmayı hissetmek. O ekmeden çıkan, o arsız, o yemyeşil, o taptaze, o dipdiri semizotunu toplamak ve salatasını yapmak, yemeğini yapmak sonra içini saran sevinci bilememek o duyguyu adlandıramamak. Bu sene de bahara ulaşmanın verdiği huzurla iç geçirmek ve iştiha ile bir yemek yemek çardakta. Konu komşuya laf atmak, yemeğe davet etmek, kahveye davet etmek. Sonra yanındaki miniminnacık süs havuzunun kenarına oturup geçen seneden havuzu mekan tutan kurbağacık ile gözgöze gelmek. Kışı nerede nasıl geçirdiğini düşünmek, neden tek olduğunu anlayamamak. Şimdi Altınoluk'ta olmak vardı hayallerinde güzelim, bi'tanem, canımın içi hayallerinde; bu zevki deniz kenarına inerek körüklemek lazımdı, öyle değil mi? Dingin, çarşaf gibi, o masmavi denizin içine içine, taşların rengi yosunu dahi gözüken denizin içine içine bakmak bakmak da o iyot kokusunu taaa içerilerine yüreğine çekmek. Kamping alanında yazın kurulacak iki taraflı çadırların arasından denize yürümeyi hayal etmek her bir çadırın bir ayrı hikayeyi barındırdığını, bir ayrı yaşamı kurguladığını düşünerek.

Ahhhhhh Ah dedi sonra kendine, hadi artık işinin başına dön...... Yıllık izninde gidersin. O da kısmet olur gidebilirsen. Gi-de-bi-lir-sen....

Canan

04.07.2004

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::